“Veriler Kendi Kendine Konuşmaz” başlıklı makale, ampirik araştırmanın doğasına dair önemli bir bakış açısı sunuyor: verilerin “sadece takip edilmesi”nin imkansız olabileceğini savunuyor. Yazar, verilerin güvenilmez olmasından veya kanıtların önemsiz olmasından değil, her sorgulama aşamasında verilerin sonuca yetersiz kalmasından kaynaklandığını belirtiyor. Kanıt ile yorum arasındaki boşluğu dolduran şeyin, soruyu soran kişinin “oluşumu” (felsefi taahhütleri ve bakış açısı) olduğunu vurguluyor.
Makale, doğurganlık oranlarındaki düşüşü inceleyen bir önceki makalesini örnek olarak kullanıyor. Standart OECD verileri, yüksek gelir ile düşük doğurganlık arasında bir korelasyon gösterdiğinde, ekonomistler genellikle çocukların maliyetli olduğu ve fırsat maliyeti yarattığı sonucuna varır. Bu bakış açısı, insan davranışını maliyet-fayda optimizasyonu olarak gören bir çerçeveden gelir ve çözümü çocuk bakımı sübvansiyonları veya ebeveyn izni gibi politikalarla maliyetleri ayarlamakta arar. Ancak, bu politikaların İskandinav ülkelerinde bile geçici iyileşmelerden sonra düşüşü durduramaması, bu çerçevenin yetersizliğini gösterir.
Yazar, maliyet-fayda çerçevesinin gözden kaçırdığı önemli bir detayı ortaya koyuyor: eğitim seviyeleri içinde, daha yüksek gelir aslında daha fazla çocukla pozitif ilişkilidir. Yani, aynı eğitim seviyesine sahip daha fazla kazanan insanlar daha az değil, daha çok çocuk sahibi oluyor. Bu durum, genel negatif korelasyonun servetten ziyade eğitimin yaygınlaşmasından kaynaklandığını gösteriyor. Bu tür bir soruyu sormak, ancak optimizasyon çerçevesine zaten şüpheyle yaklaşan birinin aklına gelir. Veriler bu tersine dönüşü kendiliğinden duyurmaz; sorgulayanın felsefi yönelimi sayesinde aranır ve bulunur. Bu da, verilerin yorumlanmasında önceden var olan çerçevelerin ne kadar belirleyici olduğunu kanıtlar niteliktedir.
Veri analizinde kullanılan çerçevelerin ve sorulan soruların, elde edilen sonuçları derinden etkilediğini gösteriyor.