Felsefeler genellikle yanlış anlaşılır ve karikatürize edilir; tıpkı Budizm'in pasiflikle, Varoluşçuluğun ise ilgisizlikle özdeşleşmesi gibi. Stoacılık da benzer bir kaderi paylaşır; genellikle hayatın acılarına sadece katlanmak, grim bir dayanıklılık felsefesi olarak görülür. Batı kültüründe Zen ustasının popülaritesine ulaşamamasının nedeni de budur, çünkü egzotik bir gizemden yoksundur ve sadece "idare etmek" ile eş tutulur. Ancak bu bakış açısı, Stoacılığın sunduğu kalıcı aşkınlığı ve sarsılmaz dinginliği göz ardı eder.
Stoacılık, sadece bir dayanıklılık felsefesi olmanın ötesinde, aynı zamanda derin bir şükran felsefesidir. Bu şükran, her türlü zorluğa dayanabilecek kadar sağlamdır ve dinginliğin temelini oluşturur. Psikolojik özgürleşme arayışındaki birçok filozof, aslında Stoacıların da dahil olduğu büyük bir geleneğin parçası olduklarını fark edememiştir. Friedrich Nietzsche'nin "İyinin ve Kötünün Ötesinde" adlı eserindeki Stoacılara yönelik eleştirisi, "doğaya göre yaşamak" ilkesini yanlış yorumlayarak, Stoacıları doğaya kendi ahlaklarını dayatmaya çalışmakla suçlar.
Makale, Nietzsche'nin bu eleştirisinin "bilgisizce" olduğunu ve kendi "psikolojik üstünlük" arayışının bir yansıması olduğunu savunur. Stoacılık, doğayı tyrannize etmek yerine, onunla uyum içinde, hayatın gerçeklerini şükranla kabul ederek yaşama sanatını öğretir. Bu felsefe, dışsal koşullara rağmen içsel huzuru ve özgürlüğü bulmanın bir "zihin hilesi" olarak sunulur, yanlış anlaşılan pasiflikten ziyade aktif bir içsel dönüşüm yoludur.
Stoacılık, yaygın yanlış anlamaların aksine, kalıcı iç huzur ve şükran yoluyla psikolojik özgürleşme sunan güçlü bir felsefedir.