Psikoloji alanında son on yılda yapılan araştırmalar, çoğu insanın kronik bir sakarlık hissi yaşadığına inandığını ortaya koyuyor. Çalışmalar, insanların sohbetlerinin kötü geçeceğini beklese de, gerçekte çoğu zaman iyi sonuçlandığını gösteriyor. Katılımcılar, garip sessizliklerden kendilerini sorumlu tutuyor ve başkalarının onları, kendilerinin başkalarını sevdiğinden daha az sevdiğine inanıyor. Bir araştırmada, üç kişilik gruplarda konuşan katılımcılar, üçlüdeki en az sevilen kişinin kendileri olduğunu düşünmüştür. Benzer şekilde, günlük becerilerini değerlendiren kişiler, sosyal etkinliklerde sohbet başlatma ve sürdürme dışındaki tüm alanlarda kendilerini ortalamanın üzerinde görmüşlerdir.
Bu durum oldukça düşündürücü, zira insanları en çok mutlu eden şeyin olumlu sosyal ilişkiler olduğu biliniyor. Sakarlık, iyi bir yaşam ile aramızda sürekli bir mesafe yaratır. Ne yazık ki, genel sosyal zarafeti artırmaya yönelik pratik çözümler oldukça sınırlı. Kilo verme veya ev alma gibi konularda birçok endüstri hizmet sunarken, sosyal becerileri geliştirmek isteyenler genellikle çaresiz kalıyor. Toplum olarak sakarlığı, tedaviye veya yardıma değmez bir ahlaki kusur ya da doğuştan gelen bir özellik olarak görme eğilimindeyiz.
Ancak bu algıyı değiştirebiliriz. Yazar, sakarlığın tek bir sorun olmadığını, tıpkı bir soğan gibi katmanları olduğunu belirtiyor; tam olarak üç katman. Bu katmanları aşmak için her birine özel teknikler uygulamak gerekiyor. Makale, sakarlığın dış katmanından başlayarak içe doğru ilerleyen, her aşamada farklı bir yaklaşım gerektiren bir tedavi yöntemi sunuyor. Yazar, kendi rolünün genellemeler yapmak olduğunu ve okuyucuların bu bilgileri dikkatle değerlendirmesi gerektiğini de ekliyor.
Çoğu kişinin muzdarip olduğu sosyal sakarlığın aslında tek bir sorun olmadığını ve katmanlı bir yaklaşımla aşılabileceğini ortaya koyuyor.