Biyomedikal alandaki ilerlemelere rağmen, özellikle tedavi yöntemleri geliştirmede verimliliğin düşüşü, "Eroom Yasası" olarak bilinen bir olguyla açıklanıyor. Bu yasa, yeni bir ilacı piyasaya sürmenin maliyetinin her dokuz yılda bir ikiye katlandığını belirtiyor. Makale yazarı, bu durumu tersine çevirmek amacıyla, ilaçların test edilme süreçlerindeki yapısal darboğazları ve FDA'nın rolünü incelemiş. Yazar, klinik deneylerin ilaç geliştirme sürecindeki merkezi rolüne rağmen yeterince sistematik ilgi görmediğini vurgulayarak, "Clinical Trial Abundance Project" adını verdiği bir çerçeve başlattığını belirtiyor. Bu proje, klinik deneylerin sayısını, hızını ve onlardan elde edilen öğrenimi artırmayı hedefliyor.
Eleştirmenler, klinik deneyleri daha verimli hale getirmenin biyoteknolojiyi bir kumarhaneye dönüştürme riski taşıdığını ve bunun yerine daha iyi ilaçlar geliştirmeye odaklanılması gerektiğini savunuyor. Ancak yazar, bu görüşün bir yanlış anlaşılmadan kaynaklandığını belirtiyor. Ona göre, "Clinical Trial Abundance" ve daha iyi ilaç hipotezleri birbiriyle uyumlu ve hatta birbirini güçlendiren yaklaşımlardır. Klinik ortamda daha hızlı test yapılması, bir geri bildirim döngüsü oluşturur: fikirler deneylere dönüşür, deneyler zengin veriler (başarılar ve başarısızlıklar dahil) üretir, bu veriler modelleri iyileştirir ve daha iyi modeller yeni nesil fikirlere rehberlik eder. Bu bakış açısıyla, klinik, keşfin bir son noktası değil, merkezi bir bileşenidir.
Klinik deneylerin sadece bir doğrulama adımı olmaktan çıkıp, bilimsel keşfin aktif bir motoru haline gelmesi, ilaç geliştirme süreçlerini hızlandırarak Eroom Yasası'nı tersine çevirme potansiyeli taşıyor.