Makale, dünyanın o zamanki en yaşlı insanı Nabi Tajima'nın 117 yaşında vefat etmesiyle başlıyor ve zamanın kaçınılmaz akışına dair derin bir düşünceyi tetikliyor. Yazar, kendi babasının vefatını ve farklı nesiller arasındaki yaşam sürelerini karşılaştırarak, geçmişteki orta yaşlı insanların artık hayatta olmadığını gözlemliyor. Bu kişisel deneyimler üzerinden, zamanın sınırlı bir kaynak olduğu gerçeğini vurguluyor ve her anın değerini sorguluyor. Çocuklarıyla babasının geçirdiği kısıtlı zamanı anımsatarak, yaşamın kısalığını ve anı yaşamanın önemini okuyucuya hissettiriyor.
Modern toplumda, özellikle belirli kültürel sınıflarda, insanların zamanı biriktirilebilir bir kaynak gibi algılama eğiliminde olduğunu belirtiyor. Evliliği ertelemek, çocuk sahibi olmayı geciktirmek gibi kararların, "hazır olana kadar beklemek" düşüncesiyle alındığını ifade ediyor. Yazar, bu yaklaşımın, "çocuksu yetişkin" figürü gibi kavramlarla desteklendiğini, ancak bunun aslında bir yanılsama olduğunu savunuyor. Toplumun, bireyleri bir sonraki adıma geçmek için "kesinlikle hazır" olana kadar beklemeye teşvik ettiğini, ancak bu kesinlik arayışının, zamanın sınırlı olduğu gerçeğinden dikkatimizi dağıtan bir aldatmaca olduğunu öne sürüyor.
Makale, zamanı ertelemenin veya biriktirmenin mümkün olmadığını, aksine her ertelemenin, sevdiklerimizle paylaşabileceğimiz zamanı azalttığını güçlü bir şekilde dile getiriyor. Örneğin, çocuk sahibi olmayı ertelemek, onlarla birlikte geçireceğimiz yılları biriktirmek değil, onlardan çalmak anlamına geliyor. Yazar, hayatımızdaki seçimler ve öncelikler hakkında yaptığımız tüm konuşmaların, zamanın tükenmekte olduğu gerçeğiyle yüzleşmemiz gerektiğini hatırlatıyor. Gerçek biyolojik saatin, ölümlülüğümüz olduğunu ve bu gerçeğin, hayatımızı nasıl yaşadığımızı şekillendirmesi gerektiğini vurguluyor.
Modern toplumun zamanı biriktirilebilir bir kaynak olarak görme yanılgısını yıkarak, ölümlülüğümüzün hayat kararlarımızı nasıl şekillendirmesi gerektiğini çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor.