Robert Eggers'ın son filmi "The Lighthouse", 19. yüzyılın sonlarında izole bir adadaki deniz fenerinde bir ay geçiren iki bekçinin, Thomas Wake ve Ephraim Winslow'un hikayesini anlatıyor. Film, yalnızlığın insan zihni üzerindeki dönüştürücü etkilerini siyah beyaz, rahatsız edici bir atmosferde ele alıyor. Winslow'un adaya adım atmasıyla birlikte garip olaylar ve halüsinasyonlar baş gösteriyor; deniz kızı figürleri ve rahatsız edici rüyalarla gerçeklik algısı sarsılıyor.
Uzmanlar, karanlık odalar gibi duyusal yoksunluğun da eşlik ettiği izolasyon durumlarında halüsinasyonların yaygın olduğunu belirtiyor. 1950'lerde McGill Üniversitesi'nde yapılan bir deneyde, günlerce küçük odalarda tek başına kalan gönüllüler birkaç saat içinde halüsinasyon görmeye başlamış ve bu durum araştırmanın erken sonlandırılmasına neden olmuştur. Psikolog Sarita Robinson, insanların sosyal varlıklar olduğunu ve sosyal izolasyonun hem zihinsel hem de fiziksel sağlık için son derece zararlı olduğunu vurguluyor. Filmde, Winslow'un sert ve otoriter Wake ile tek başına kalması, onun akıl sağlığını giderek bozuyor. Fırtınanın kopması ve feribotun gelmemesiyle iki adamın gerçeklikle bağlantısı tamamen kopuyor, alkolün de etkisiyle fener kulesine karşı takıntılı bir hale geliyorlar.
Stresli durumlarda salgılanan oksitosin hormonunun sosyal bağları güçlendirebileceği belirtilse de, filmdeki karakterler alkolün de etkisiyle birbirlerine karşı hem şefkatli hem de yıkıcı anlar yaşıyor, kaderleri adanınkiyle iç içe geçiyor. Robert Pattinson ve Willem Dafoe, karakterlerinin fanatik acıdan işkence görmüş coşkuya kadar geniş bir duygu yelpazesini etkileyici bir şekilde canlandırıyor. Eggers, çarpan dalgaların ve yükselen kayaların sert görüntüleriyle, ahtapotların ve kanın şiddetli parlamalarıyla hem güzel hem de rahatsız edici bir dünya yaratıyor.
Aşırı izolasyon, insan zihninde halüsinasyonlar ve gerçeklikten kopuş gibi derin psikolojik dönüşümlere yol açarak hem zihinsel hem de fiziksel sağlığı ciddi şekilde etkileyebilir.