F. Scott Fitzgerald'ın klasik eseri "The Great Gatsby", yayımlandığı 1925 yılından bu yana sürekli yanlış anlaşılmalarla anılan bir roman olmuştur. Eser, genellikle caz çağı partileri, ihtişam ve şatafatla özdeşleştirilse de, bu yüzeysel algı, kitabın derinlikli ve eleştirel mesajını göz ardı etmektedir. Fitzgerald'ın kendisi bile, ilk eleştirilerin romanın gerçek konusunu anlamadığından yakınmıştır. Dönemin popüler eleştirmenleri, eseri basit bir suç kurgusu olarak değerlendirmiş ve beklentilerin altında bulmuşlardır; bu da düşük satış rakamlarına ve yazarın ölümüne kadar süren göreceli bir unutulmuşluğa yol açmıştır.
Oysa Jay Gatsby, sadece gösterişli bir ev sahibi değil, aynı zamanda yasa dışı işlere bulaşmış bir kaçakçı ve saplantılı bir aşıktır. Amerikan Rüyası'nın potansiyelini temsil ederken, aynı zamanda onun karanlık yüzünü ve sınırlamalarını da gözler önüne serer. Gatsby'nin trajik ve anlamsız sonu, bu rüyanın boşluğunu ve şiddetini vurgular. Romanın kaderi, İkinci Dünya Savaşı sırasında ABD ordusu tarafından askerlere dağıtılmasıyla değişmeye başlamış, bu sayede yeni bir okuyucu kitlesi kazanmıştır. 1950'lerde Amerikan Rüyası'nın yükselişiyle güncelliği artan eser, 1960'larda ders kitabı olarak kabul edilmiş ve Hollywood uyarlamalarıyla popüler kültürde kalıcı bir yer edinmiştir. Ancak bu popülerleşme, kitabın özündeki eleştirel ve karmaşık yapısının daha da göz ardı edilmesine neden olmuştur.
The Great Gatsby'nin popüler kültürdeki ikonik statüsüne rağmen, yazarının bile ilk başta anlaşılamadığını düşündüğü derinlikli temalarının ve eleştirel mesajlarının sıklıkla göz ardı edildiğini ortaya koyuyor.