Makale, Walter Ong ve Marshall McLuhan gibi 20. yüzyıl ortası medya teorisyenlerinin çalışmalarından türeyen "her şeyin sözlü kültürü teorisi"ni inceliyor. Bu teoriye göre, alfabenin icadı ve okuryazarlığın yükselişi, insanlık tarihindeki en önemli olaylardan biriydi. Bilginin tamamen sözlü olduğu, öğrenmenin sosyal etkileşimle gerçekleştiği bir sözlü kültür çağından, yazının kelimeleri sabitleyerek bireysel okuma ve yazmayı mümkün kıldığı, soyut düşüncelerin gelişimine olanak tanıdığı bir okuryazarlık çağına geçiş yaşandı. Sözlü kültür, sosyal hikaye anlatımı ve esnek kültürel bellekle karakterize edilirken, okuryazarlık çağı modern teknolojinin temelini oluşturan matematik, fizik ve ileri biyoloji gibi soyut düşünce sistemlerini mümkün kıldı.
Ong ve benzeri teorisyenler, okuryazarlığın sadece iletişim biçimlerini değil, aynı zamanda insan bilincini de yeniden yapılandırdığını savunuyor. Günümüzde okuryazar kültürün gerilemesi, yani okuma alışkanlığının azalması ve sosyal medyanın yükselişiyle birlikte, düşünme ve yaşama biçimimizin tekrar dönüştüğüne dikkat çekiliyor. Bloomberg'den Joe Wiesenthal gibi modern savunucular, insan iletişiminin giderek daha sözlü hale geldiğini, bunun sadece ağızdan konuşma değil, dijital formda bile sohbet özelliklerini taşıyan bir iletişim biçimi olduğunu belirtiyor.
Bu dönüşümün siyaset, hikaye anlatımı, uzmanlık ve sosyal ilişkiler üzerindeki geniş kapsamlı etkileri olduğu vurgulanıyor. Teori, tek bir fenomenin geniş ve öngörülemeyen ikinci dereceden etkilere sahip olabileceği fikrini merkeze alarak, günümüzdeki birçok toplumsal değişimi anlamlandırmak için güçlü bir çerçeve sunuyor.
İletişim biçimlerindeki köklü değişimlerin insan bilincini ve toplumsal yapıyı derinden etkilediğini ve günümüzün birçok sorununu açıklayabileceğini gösteriyor.