Yazar, Saul Bellow'un vefatının yirminci yılında, Hindistan'da tesadüfen Ravelstein adlı eserini keşfetmesiyle başlayan edebi yolculuğunu anlatıyor. Yirmili yaşlarının başında, Bellow'un "olgun bir erkeğin yazarı" olarak gördüğü bu esere beklenmedik bir şekilde kapılan yazar, kitabın derinliği ve zekası karşısında büyülenir. Bu ilk karşılaşma, onu Bellow'un tüm eserlerini, denemelerini, mektuplarını ve hakkında yazılan biyografileri okumaya iter ve kendisini "binyılın Bellow hayranı" olarak tanımlar.
Makale, Bellow'un eserlerinin 2000'li yılların edebi ortamıyla nasıl tezat oluşturduğunu vurguluyor. O dönemde edebiyat dünyasına "gösterişli ama soluk" bir tarz hakimdi; David Mitchell'ın Cloud Atlas gibi eserleri, George R.R. Martin ve J.K. Rowling'in ticari başarıları ve David Sedaris'in komik anlatıları öne çıkıyordu. James Wood'un "histerik realizm" olarak adlandırdığı, Zadie Smith, Jonathan Safran Foer ve David Foster Wallace gibi yazarların eserlerinde görülen abartılı postmodern melodramlar popülerdi. Kurgusal olmayan eserlerde ise Malcolm Gladwell tarzı, dünya olaylarını basitleştirerek açıklamaya çalışan kitaplar yaygındı.
Bu genel eğilimin aksine, Bellow'un eserleri Yahudilik, hastalık, yaşlanma, ölüm, evlilik, siyaset, tarih ve dostluk gibi konuları olgun bir düşünürün perspektifiyle ele alıyordu. 2000'li yılların yayıncılık dünyasında "büyük sesler, büyük isimler, büyük işler" peşinde koşulurken, Bellow'un derinlikli ve entelektüel yaklaşımı, dönemin yüzeysel ve ticari kaygılarından uzak durarak kendine özgü bir yer ediniyordu. Yazar, Bellow'un bu karmaşık ve zengin zihninin, dönemin edebi akımlarına rağmen nasıl kalıcı bir etki bıraktığını gözler önüne seriyor.
Saul Bellow'un eserlerinin, 2000'li yılların ticari ve yüzeysel edebi akımlarına rağmen nasıl kalıcı bir etki bıraktığını ve derinliğini koruduğunu gösteriyor.