Marc Stiegler'ın 1989'da Analog Magazine'de yayımlanan "The Gentle Seduction" adlı hikayesi, teknolojik tekillik ve insan ölümsüzlüğü kavramlarını Jack adında bir bilgisayar uzmanı ile doğayla iç içe yaşayan genç bir kadın arasındaki diyalog aracılığıyla işliyor. Jack, geleceğe dair büyük bir tutku beslerken, kadın başlangıçta şüpheci ve hatta korkulu bir tavır sergiliyor. Sisli bir ormanda yaptıkları yürüyüş sırasında, Jack, eşi benzeri görülmemiş teknolojik değişimlerle dolu bir geleceği tutkuyla anlatıyor.
Jack, kadını "Tekillik" kavramıyla tanıştırıyor; bu, teknolojik ilerlemenin o kadar hızlanacağı bir zaman ki, insanlığı bunaltacak, ancak aynı zamanda ölüm de dahil olmak üzere birçok mevcut sorunumuzu çözecek. İnsanların ölümsüz olacağını iddia ediyor; bu, kadının başlangıçta tiksintiyle reddettiği bir olasılık. Ancak Jack, şakacı bir şekilde kadının sonunda bunu benimseyeceğini, gençleşme ve uzun yaşamın faydalarını vurgulayarak, hatta 120 yaşında 60 yaşından daha genç görüneceğini ima ediyor.
Bu geleceğe duyduğu coşkuya rağmen, Jack kişisel bir trajediyi ortaya koyuyor: Kalp rahatsızlığı var ve en az bir yüzyıl uzakta olduğunu tahmin ettiği Tekilliği görecek kadar yaşayamayacağına inanıyor. Bu açıklama, Jack'in inancına dokunaklı bir katman ekliyor, çünkü hayal ettiği geleceği deneyimlemeyi çaresizce arzuluyor. Başlangıçta dirençli olan kadın, Jack'in yaşlanma ve ölüm hakkındaki önyargılı fikirlerine meydan okumasıyla yumuşamaya başlıyor; teknoloji sonunda bu sınırlamaları aşacak ve uzun yaşamı sadece mümkün değil, aynı zamanda arzu edilir hale getirecektir.
Bu hikaye, teknolojik tekilliğin ve ölümsüzlüğün insan psikolojisi üzerindeki potansiyel etkilerini, korkularımızı ve arzularımızı derinlemesine ele alıyor.