Geleneksel olarak, psikologlar bizi "erişilebilirlik sezgiseli" konusunda uyarıyorlardı; yani bir şeyin ne kadar olası olduğunu, örneklerin aklımıza ne kadar kolay geldiğine göre yargılama eğilimimiz. Dramatik olaylar daha akılda kalıcı olduğu için daha yaygın hissedilir, tanıdık kalıplar daha olası görünür ve hızlıca hatırlayabildiğimiz veya hayal edebildiğimiz şeyler istatistiksel verilerin yerini alır. Bu sezgisel, bilginin kıt, pahalı veya erişimi zor olduğu bir çağda formüle edilmişti. O koşullarda, erişilebilirlik, olasılık için faydalı, ancak kusurlu bir vekil görevi görüyordu; insanlar genellikle daha sık meydana gelen şeylerle daha sık karşılaşıyorlardı.
Ancak günümüz dünyası artık böyle değil. Artık bilgi bolluğu çağında yaşıyoruz. Sorun yetersiz bilgi değil, aksine çok fazla bilgi olmasıdır. Klavyeye sahip herkes her şeyi yayınlayabilir ve bu içerik dakikalar içinde milyonlara ulaşabilir. Neyin "erişilebilir" olacağını doğruluk veya gerçek değil, algoritmalar, sosyal pekiştirme ve tekrarlar belirler. Sonuç olarak, erişilebilirlik ile olasılık arasındaki zaten zayıf olan bağlantı tamamen çökmüştür. Ancak sezgiseller kaybolmaz, evrimleşirler.
Makale, bu evrimin yeni bir biçimini "Yokluk Yanlılığı" (UnAvailability Bias) olarak adlandırıyor. Bu, beklenen bilginin yokluğunu, bir olgunun var olmadığına dair kanıt olarak ele alma eğilimidir; kurumsal, yasal veya bilişsel kısıtlamalara dayalı alternatif açıklamaları göz ardı ederiz. Dijital çağda, beklenen görsellerin veya bilgilerin eksikliği, bazıları tarafından yasal kısıtlamalar veya kurumsal ihtiyat gibi nedenlerle değil, bir komplo kanıtı olarak yorumlanır. Bu durum, bilginin bolluğuna rağmen, neyin eksik olduğuna odaklanarak gerçeği çarpıtmamıza neden olan modern bir bilişsel yanılgıdır.
Bilgi çağında, beklenen bilginin yokluğunun bir komplo veya olayın var olmadığına dair kanıt olarak yorumlanması, dezenformasyonun yayılmasına ve gerçekliğin çarpıtılmasına yol açan önemli bir bilişsel yanılgıdır.